17 Mayıs 2009 Pazar
16 Mayıs 2009 Cumartesi
halet-i ruhiye (1)
.
.
.
çok kıymetli bir misafiri uğurlamanın zamanı düşmüştü tarihe... anlar dakikalara, dakikalar saatlere... saatler haftalara bürünmüş ay olmuştu da demek gelmişti ayrılığın vakti...
son kıyama kalkış, ruhun heykelini dikme gayret ve şevki... koca bir yolculuk gibi çıkılan yolun son adımları... ve sonrasında veda sözleri misafiri gönderene... sözcü konuşuyor sadece... arkasındakiler de "evet bizde onun dediklerini diyoruz" edasında... bülbülün güle olan feryadı gibi başlıyor yanık mısralarını dillendirmeye... bir kor gibi düşüyor işitenlerin gönüllerine söylenen her söz... dayanamıyor fazlaca, yaşlar sızıyor gözlerinden sözcünün... ağlıyor ve ağlatıyor arkasındakileride... çocuklar da ağlıyor, büyükler de... feryad-ı figanın dili bir ve hep bir dilden yükseliyor semaya... ve son sözler... herkes yorgun... son kez gidiyor alınlar miracına... ve ayrılık...
bir yolcunun ardından dökülen gözyaşları, hüzün sevinç hepsi bir arada... ve bir daha mülaki olma temennileri... orda bulunan her kes bir birine sarılıp bir sevinç yaşarken biri var arkalarda olup biteni izleyen... hüzün düşmüş derununa... yalnızlık... bir tren garında herkes beklediğine kavuşur da bir onun beklediği gelmez ve öylece bakakalan bir adam gibi... bir yalnızlık düşüyor gönlüne... kalabalık içinde yaşamak alıp götürmüyormuş yalnızlığı... varlık içinde yokluk gibi bir şey bu...
hiç beklemediğim bir anda "ne çok özlemişim"in hayali gelip dem vurdu fikrime... uzak olmak hayallerle avunmayı mı gerektirir... yoksa hayallerle mi yakın olur insan uzaklarına...
etkileşiyor insan çevresinde cereyan eden hadiselerden… bir şiirde şiirsel bir rüzgar esiyor hayatına… yada bir roman… roman oluyor hayat… bir yakını ölüyor, hayatın gerçeği tokat gibi iniyor… sevdiğine kavuşuyor mutluluk tomurcukları açıyor yanaklarında… sonra ayrılıklar yaşıyor ve can kırıkları serpiliyor yüreğine… sevdikleri terk ediyor bir bir… önce küçüklük… oynadığı oyuncakları, oyunları terk ediyor… bir öğlen vakti gibi güneşi zirvede oluyor… gençlik çiçeklerinin salkım salkım açıldığı kerte… sonra güneş batmaya başlıyor… zeval vakti kapıyı çalıyor… gün guruba kayarken gençlik de terk ediyor ve ihtiyarlığın ağarmış saçları dalgalanıyor firak rüzgarlarında…
dalından düşen yaprak gibi bir bir dökülmekte hayatın sayfaları…
.
.
çok kıymetli bir misafiri uğurlamanın zamanı düşmüştü tarihe... anlar dakikalara, dakikalar saatlere... saatler haftalara bürünmüş ay olmuştu da demek gelmişti ayrılığın vakti...
son kıyama kalkış, ruhun heykelini dikme gayret ve şevki... koca bir yolculuk gibi çıkılan yolun son adımları... ve sonrasında veda sözleri misafiri gönderene... sözcü konuşuyor sadece... arkasındakiler de "evet bizde onun dediklerini diyoruz" edasında... bülbülün güle olan feryadı gibi başlıyor yanık mısralarını dillendirmeye... bir kor gibi düşüyor işitenlerin gönüllerine söylenen her söz... dayanamıyor fazlaca, yaşlar sızıyor gözlerinden sözcünün... ağlıyor ve ağlatıyor arkasındakileride... çocuklar da ağlıyor, büyükler de... feryad-ı figanın dili bir ve hep bir dilden yükseliyor semaya... ve son sözler... herkes yorgun... son kez gidiyor alınlar miracına... ve ayrılık...
bir yolcunun ardından dökülen gözyaşları, hüzün sevinç hepsi bir arada... ve bir daha mülaki olma temennileri... orda bulunan her kes bir birine sarılıp bir sevinç yaşarken biri var arkalarda olup biteni izleyen... hüzün düşmüş derununa... yalnızlık... bir tren garında herkes beklediğine kavuşur da bir onun beklediği gelmez ve öylece bakakalan bir adam gibi... bir yalnızlık düşüyor gönlüne... kalabalık içinde yaşamak alıp götürmüyormuş yalnızlığı... varlık içinde yokluk gibi bir şey bu...
hiç beklemediğim bir anda "ne çok özlemişim"in hayali gelip dem vurdu fikrime... uzak olmak hayallerle avunmayı mı gerektirir... yoksa hayallerle mi yakın olur insan uzaklarına...
etkileşiyor insan çevresinde cereyan eden hadiselerden… bir şiirde şiirsel bir rüzgar esiyor hayatına… yada bir roman… roman oluyor hayat… bir yakını ölüyor, hayatın gerçeği tokat gibi iniyor… sevdiğine kavuşuyor mutluluk tomurcukları açıyor yanaklarında… sonra ayrılıklar yaşıyor ve can kırıkları serpiliyor yüreğine… sevdikleri terk ediyor bir bir… önce küçüklük… oynadığı oyuncakları, oyunları terk ediyor… bir öğlen vakti gibi güneşi zirvede oluyor… gençlik çiçeklerinin salkım salkım açıldığı kerte… sonra güneş batmaya başlıyor… zeval vakti kapıyı çalıyor… gün guruba kayarken gençlik de terk ediyor ve ihtiyarlığın ağarmış saçları dalgalanıyor firak rüzgarlarında…
dalından düşen yaprak gibi bir bir dökülmekte hayatın sayfaları…
15 Mayıs 2009 Cuma
...
Sen geceyi gece seni beklerdi aşığın maşukunu bekleyişi gibi… gece olunca saçardın tüm incilerini o en güzel sevgiliye… dudaklarından dökülen nameleri taşırdı melekler göğe… ve sen sabahlara kadar inlerdin gecenin beşiğinde… seni barındıran beşik, belki de sana eşlik ederdi sessiz sessiz… kimi taşıdığının farkındaydı ve saygısından hiç mi hiç sallanmazdı… sen üzerindeyken o hep gençti, yeşildi yaprakları her mevsim ve canlıydı dalları…
Ve sen bir gün gittin… “ne yapayım ben acele ettim kışta geldim… sizler cennet-i asa bir baharda geleceksiniz… yetiştirdiğim, yetiştiğiniz devrin, o bahar devrinin güllerinden, çiçeklerinden demetlerle buketlerle mezarımın başına geleceksiniz, selam vereceksiniz, henien leküm sesini işiteceksiniz” deyip gittin…
Sana gelmiştim… küçüktüm o zaman… evinin girişinde akan sudan içmiştim kana kana… çocukluğumun üzerine acemilik urbamı da giymiştim… merdivenlerden çıktım çocukça… içeriye girdim… senden kalan odada miracına yönelmişler vardı çok uzaklardan gelen… koştum durdum bende yanlarında… bir başka odada senden kalan hatıralar anlatılıyordu gelenlere… oturdum dinledim çocukça… balkonu gösterdiler… balkondan geceye, geceden yıldızlara açılan dalların arasındaki beşiğini gösterdiler… koca çınar suskundu… beşiğinde bir yalnızlık… kucağında sallayacak bir yavrudan yoksun bir anne gibiydi…
U’ların yan yana dizildiği uzun bir zaman oldu… senden kaldı diye hazmedemeyen hortlaklar zuhur etti senin hatıralarını yağmalamak isteyen… sana pervasızca uzanan dillerin yanında uzanan ellerden bir kaçı kırdı döktü beşiğinin bir kanadını… o yeşil yapraklar hayatını döktü sonbaharda… dallar büküldü… ölüme yüz tuttu…
Ve sen bir gün gittin… “ne yapayım ben acele ettim kışta geldim… sizler cennet-i asa bir baharda geleceksiniz… yetiştirdiğim, yetiştiğiniz devrin, o bahar devrinin güllerinden, çiçeklerinden demetlerle buketlerle mezarımın başına geleceksiniz, selam vereceksiniz, henien leküm sesini işiteceksiniz” deyip gittin…
Sana gelmiştim… küçüktüm o zaman… evinin girişinde akan sudan içmiştim kana kana… çocukluğumun üzerine acemilik urbamı da giymiştim… merdivenlerden çıktım çocukça… içeriye girdim… senden kalan odada miracına yönelmişler vardı çok uzaklardan gelen… koştum durdum bende yanlarında… bir başka odada senden kalan hatıralar anlatılıyordu gelenlere… oturdum dinledim çocukça… balkonu gösterdiler… balkondan geceye, geceden yıldızlara açılan dalların arasındaki beşiğini gösterdiler… koca çınar suskundu… beşiğinde bir yalnızlık… kucağında sallayacak bir yavrudan yoksun bir anne gibiydi…
U’ların yan yana dizildiği uzun bir zaman oldu… senden kaldı diye hazmedemeyen hortlaklar zuhur etti senin hatıralarını yağmalamak isteyen… sana pervasızca uzanan dillerin yanında uzanan ellerden bir kaçı kırdı döktü beşiğinin bir kanadını… o yeşil yapraklar hayatını döktü sonbaharda… dallar büküldü… ölüme yüz tuttu…
14 Mayıs 2009 Perşembe
Seyir Halindeki Hayatlar
gece...
yoldayım...
hava serin...
kurumaya yüz tutmuş yapraklar canlanmaya başladı içimde...
boncuk boncuk ipe dizilen arabaların ışıkları gözüme dokunuyor...
trafik akıyor...
hayaller akıyor...
umutlar akıyor...
yandan hızla geçen sürücünün düşünceleri sürükleniyor arkasında...
trafik akıyor...
hayaller akıyor...
zaman akıyor...
trafik ışıkları önünü kesiyor arabaların...
yayalar sahneye çıkıyor... şimdi sıra onların...
dükkanlar ışıklarıyla ilgileri üzerine çekmeye çalışıyor...
trafik akıyor...
hayaller akıyor...
insanlar akıyor...
...
birileri duruyor...
yoldayım...
hava serin...
kurumaya yüz tutmuş yapraklar canlanmaya başladı içimde...
boncuk boncuk ipe dizilen arabaların ışıkları gözüme dokunuyor...
trafik akıyor...
hayaller akıyor...
umutlar akıyor...
yandan hızla geçen sürücünün düşünceleri sürükleniyor arkasında...
trafik akıyor...
hayaller akıyor...
zaman akıyor...
trafik ışıkları önünü kesiyor arabaların...
yayalar sahneye çıkıyor... şimdi sıra onların...
dükkanlar ışıklarıyla ilgileri üzerine çekmeye çalışıyor...
trafik akıyor...
hayaller akıyor...
insanlar akıyor...
...
birileri duruyor...
Alem Sende Mahfi

hayat ölümde gizli, ölüm hayatta...
ağaç tohumda, yaprak dalda gizli... damla suda, su buharda, buhar yağmurda, yağmur bulutta gizli... ışık karanlıkta, karanlık aydınlıkta gizli... gündüz gecede, gece yıldızlarda, yıldızlar semayı süsleyen elde gizli...
hiç noktada, nokta harfte gizli... harf kelimede, kelime cümlede, cümle mürekkepte, mürekkep kalemde, kalem kağıtta gizli... kağıt mektupta, mektup zarfta, zarf kutuda gizli...
hayal düşte, rüya uykuda gizli... yollar adımlarda, yıllar mevsimlerde gizli... hasret ayrılıkta, sevinç visalde gizli...
nota müzikte, resim fırçada, sanat ustada gizli... deniz martıda, martı objektifte, objektif kadrajda, kadraj deklanşörde, deklanşör parmakta, parmak gözde gizli…
muhabbet çayda, çay dostta, dost odada, oda sobada, soba kestanede, kestane ateşte, ateş kışta gizli…
aşk kalpte, kalp bedende, beden ruhta, ruh hayyda gizli...
acı tatlıda, tatlı acıda, genişlik darlıkta, darlık genişlikte gizli... cehennem şehvette, cennet meşakkatte gizli... günah nefiste, nefis şeytanda, şeytan isyanda gizli...
cevap soruda, soru soranda gizli…
...
eksik nisyanda,
nisyan bende…
ve ben,
sende
mahfi!
...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



